
İnsanlığın, kerpiç evlerin çatılarından birbirine seslendiği o ilk eşitlikçi yerleşim yerlerinden, bugün küresel çapta operasyon yürüten devasa özel güvenlik ve istihbarat ağlarına uzanan bu uzun yolculuk, aslında hep aynı temel motivasyonla şekillendi: Güvenlik ve zenginliği koruma arayışı. Tarih boyunca devletler bu koruma görevini tekelleştirerek kendi siyasi yapılarını inşa etmişti; ancak günü
Tarihte ilk kez tarımın icadıyla yerleşik hayata geçen insanoğlu, artık küçük göçebe gruplar halinde dolaşmayı ve avlanmayı bırakarak kendilerine memleket adını verdikleri yerlerde yurt tutmaya başladı. Hayvancılığın keşfedilmesiyle artık protein için avlanma gereği de ortadan kalkmıştı. Bugün ülkemizin Konya şehri sınırları içerisinde kalan Çatalhöyük, insanlığın yerleşik hayata geçişinin ilk denemelerinden biri olarak kabul edilir. Burada şehir fikri o kadar yeniydi ki büyük ihtimalle bu ilk yerleşimde evlerin kapıları, pencereleri veya evler arasında dolaşılabileceği sokaklar yoktu. Evlere girmek çatılardan mümkündü. Kendi evinize gelene kadar çatılardan yürüyerek ilerliyor, sonra evinize girebileceğiniz açıklıktan hane halkına ya da çocuklarınıza "Merhaba, ben geldim" diyebiliyordunuz. Burada insanlar ilk defa aşı boyası kullanarak yaşadıklarını sonraki nesillere aktarabilmek için bir sanat türünü de keşfetti. Başlarından geçen olayları evlerinin veya mağaralarının duvarlarına resmediyorlardı. Yapılan çalışmalarda bulunan fosiller incelendiğinde, Çatalhöyük halkının beslenme şekillerinin hemen hemen aynı olduğu göze çarpıyordu. Yaşlılarına veya hastalarına bakıyor ve çalışamayacak durumda olanları kendilerinden ayrı tutmuyorlardı; tam anlamıyla eşitlikçi bir yaşam biçimi... Antik kentin yakınlarında bulunan buğday tarlalarında birlikte çalışıyor ve kazandıklarını birlikte tüketiyorlardı. Bu aslında avcı-toplayıcılık döneminde başlayan bir düşünme biçimiydi. Sürünün tamamının güvenliğini sağlamak önemliydi. Sürümde yaşanacak memnuniyetsizlikler, hasta veya sakat duruma düşüp avlanamayacak duruma gelenler sürüyü hem güçten düşürüyordu hem de tehlikeler karşısında savunmasız bırakıyordu. Ayrıca Çatalhöyük’teki beslenme şekillerinin aynılığından anlaşılan bu eşitlikçi yaklaşım bizlere bir ipucu daha veriyordu: Burada yönetici sınıf diye bir şey yoktu. Diğerlerinden farklı olduğu düşünülen imtiyazlı bir sınıf toplumsal yaşam içerisinde yer almıyordu.
Bu antik şehir sayesinde insanlar ilk defa tabiatta yer alan doğal tehlikelerden korunmayı başarmış ve ziraat faaliyetlerinin kendilerine sunduğu refah ortamında tarihte belki ilk kez gelecekleri veya güvenlikleri için kaygı duymadan farklı düşünsel uğraşlara girmişlerdi. Bu tarz ilkel şehircilik deneyleri başarılı oldukça yenileri kurulmuş ve zamanla birbirleriyle rekabet etmeye başlamışlardı. İlk rekabet ticaret alanındaydı. MÖ 8000’lerde ilk kil jetonların icadından sonra bu ticaretin kaydının tutulması, hataların ve haksızlıkların önüne geçilebilmesi için standart ölçü biçimleri ve yazının icadı gerekliydi. Yazının icadı ile insanlar yaptıkları ticaretlerin ve borçların kaydını tutmaya başlamışlardı. Daha önceleri kurulan şehir devletleri ise teşkilat yapılarını geliştirip güçlendirerek yazıyı da kullanarak otoritelerini daha uzaklara yaymayı başardılar. Artık işler organize edilsin ve sistem daha düzgün işlesin diye bir yönetici sınıf vazgeçilmez hale gelmişti. Kimler kendi yurttaşlarını daha iyi ve refah içerisinde yaşatıyorsa, hangi ülkede insanlar daha mutluysa, o devlet etkisini ve gücünü artırarak daha fazla büyümeye ve genişlemeye başlıyor, etrafındaki şehir devletlerini yutabiliyordu. Tabii bu iş o kadar kolay değildi; herhangi bir devlet yanlış bir yönetim uygulasa bile onu yerinden etmek ancak ve ancak savaşlarla mümkün olabilmekteydi. Yani bir kral ne kadar kötü olursa olsun ona sadakatle bağlı bir ordusu mutlaka bulunuyordu. Ordu demişken devletlerin ellerinde giderek artan servetler bulunmaktaydı. Yine zengin devletlerin zengin yurttaşları da olabiliyordu. Özellikle MÖ 600’lerde Lidyalıların parayı icat etmesiyle değerli madenler kullanarak büyük servetleri küçük bir alana sığdırabilecek veya taşınmasını kolaylaştırabilecek madeni sikkeler basılmıştı. Bir insan çok zenginse evine hırsızlar girmesini istemez; bir devlet çok zenginse bu zenginliği korumak zorundadır. Bunun için zengin bir özel güvenlik veya koruma tutabilir; devlet ise ordu finanse etmek zorundadır. Tarihte ilk defa yerleşik hayata geçildikten ve insanlar ihtiyaçlarından fazlasını üretmeye başladıktan sonra ortaya çıkan yönetici sınıfı, bu zenginlikleri korumak için ordu beslemek, eğitmek ve donatmak zorundaydı.
Devletlerin genişleyebilmesi ve güçlenebilmesi için yurttaşlarına sahip olduğu zenginliklerin kapılarını aralaması, onlara rahat, huzurlu ve güvenli bir yaşam imkânı sunması gereklidir. Bunu sadece başarması yetmez, aynı zamanda çevrelerindeki diğer devletlere göstermesi de gereklidir. Geçmişte kitle iletişim araçları yoktu; insanlar başka ülkeler hakkında sadece seyyahların yazdıkları eserler aracılığıyla haberdar oluyordu. Bir devlet gücünü kaybetmemek için başka devletleri çok rahat kötüleyebilir ve haklarında dezenformasyon çalışmaları yürütebilirdi. Devletler birbirlerine karşı güçlü bir imaj oluşturmak için sadece ordu besleyemezdi. Bir devletin güçlü olması gereken diğer alanların başında bilim ve sanat geliyordu. Bir ülkede ne kadar etkili sanatçılar çıkarsa o ülkede refah düzeyi o kadar yüksek demektir. Benzer şekilde, o ülkeden çıkan bilim insanları ve onların yaptığı önemli çalışmalar söz konusu devletin imajı için çok büyük önem taşıyordu. Devletler bu insanların yardımıyla yaptıkları halkla ilişkiler (PR) çalışmaları sayesinde rakip uluslara karşı güçlerini ve tüm dünya perspektifindeki imajlarını savaşmadan güçlendirebiliyordu.
O günlerden bu günlere binlerce yıl geçti. Ancak hemen hiçbir şey değişmedi; değişen tek şey gelişen teknoloji ve teknolojinin sunduğu imkânlar sayesinde artık dünyanın hemen her köşesinde olup bitenleri saniyeler içerisinde öğrenebiliyor olmamızdır. Yine de uğraşlar aynı, yöntemler aynı. Günümüzde insanların giderek zenginleştiği ve bu zenginlikleri koruma ihtiyacı hissettiği, bu amaçla ordular finanse ettiği ilk dönemlerden sonra yeni bir dönemecin eşiğindeyiz. Son zamanlarda internet veya televizyon üzerinde çeşitli özel güvenlik şirketlerinden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Rusya’da Wagner grubu ordudan emekli subay ve astsubaylar tarafından kurulmuş ve Ukrayna savaşında boy göstermiştir. Kendileri bir devlete bağlı yasal veya resmi bir ordu değildir; doğrudan oligark adı verilen ve gerektiğinde Rus siyasetine de yön verme potansiyeli taşıyan özel bir kuruluştur. Benzer şekilde, Blackwater ya da günümüzde birkaç kez isim değiştirerek Academi adını almış olan bu özel güvenlik şirketi Irak’ta operasyonel birçok skandala imza atmış, Afganistan’daki harekâtlara katılmış ve varlığını halen sürdürmektedir.
1996 yılında ABD’nin Teksas eyaletinde kurulan Stratfor (Strategic Forecasting) şirketi ise eski CIA ve ABD ordusu yetkililerini bünyesinde çalıştırmaktadır. "Gölge CIA" olarak bilinen bu yapının amacı, müşteri şirketlere ihtiyaçları olan bilgiyi yani istihbaratı sağlamak ve onlara gerçekleştirecekleri yatırımlarda ve girişimlerde danışmanlık ile stratejik planlama desteği sunmaktır. Stratfor’un uluslararası basında yer alan birçok skandala da konu olduğunu unutmamak gerekir. Basında yer alan iddialara göre bu şirket, eski CIA çalışanları ve ABD ordusunun emekli üst düzey subaylarını yüksek maaşlarla işe alırken, müşteri şirketlere sadece bilgi ve planlama danışmanlığı satmamaktadır. Kendilerine ödenen astronomik danışmanlık ücretleri karşılığında bu emekli ordu ve istihbarat çalışanları, eski tanıdıkları aracılığıyla ABD’nin resmi istihbaratını, ordusunu ve hükümetini çeşitli askeri operasyonel kararlarda dolaylı yönden etkileyebilmektedir. Şirketin müşterilerini ve haklarında çıkan skandalları araştırmayı siz değerli okuyucularımıza bırakıyorum.
Tüm bunların toplamında, kapitalizmin ve liberalizmin ABD üzerinden tüm dünyadaki önlenemez yükselişi, son geldiğimiz noktada artık orduların ve savaşların özelleştirilmesi aşamasına gelmiş durumdadır. Bundan binlerce yıl önce oluşan ve günümüze kadar varlıklarını ve gelişimlerini çok etkin bir şekilde sürdürmüş olan devlet kurumunun yerini yavaş yavaş şirket (ulusal, uluslararası, ulusötesi şirketler) kavramı almaya başlamıştır. Bu gidişin önüne geçilemezse belki çok da uzak olmayan bir gelecekte vatandaşlık kavramının yerini şirket çalışanı (employee) dediğimiz kavram alabilir. İnsanlığın, kerpiç evlerin çatılarından birbirine seslendiği o ilk eşitlikçi yerleşim yerlerinden, bugün küresel çapta operasyon yürüten devasa özel güvenlik ve istihbarat ağlarına uzanan bu uzun yolculuk, aslında hep aynı temel motivasyonla şekillendi: Güvenlik ve zenginliği koruma arayışı. Tarih boyunca devletler bu koruma görevini tekelleştirerek kendi siyasi yapılarını inşa etmişti; ancak günümüzde sermayenin sınır tanımayan yükselişi, şiddetin ve stratejik aklın da ticarileşmesine kapı aralamaktadır. Belki de gelecekte insanlık, coğrafi vatan algısının değil; bağlı olunan ulus ötesi şirketlerin logolarının ve sözleşmelerinin geçerli olduğu yeni bir "kurumsal feodalizm" çağının eşiğindedir. Tarihin bize fısıldadığı en net gerçek şudur: İnsan toplulukları örgütlenme biçimlerini değiştirdikçe, iktidarın ve savaşın mekanizmaları da kabuk değiştirmeye devam edecektir. Soru ise gelecekte "yurttaş" kalıp kalamayacağımızdır.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanlığı
Ömer KÖYLÜ
Bu yazıdaki görüşler yazara aittir; derneğin kurumsal görüşünü yansıtmayabilir.